4/11/2007 - güncel
|
|
 |
Lordlar Kamarası ‘Gülen’i tartışıyor |
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'ın bugün gündeme taşıdığı Gülen konferansında tebliğ fiyatı ne kadar? sorusunun cevabını Ruşen çakır 26 Ekim'deki yazısında vermişti
İŞTE O YAZI
İngiltere’de Lordlar Kamarası’nda düzenlenen konferansta Fethullah Gülen’in ’dönüşüm geçiren İslam dünyası’na katkıları tartışılıyor. Konferans Gülen cemaati tarafından organize edildi.
Londra’da Lordlar Kamarası’nda, Thames Nehri’nin hemen kenarındaki Chalmondeley Salonu’nda 100’ü aşkın kişi “Müslüman Lord” olarak bilinen Lord Ahmed’i dinliyor. Lord Ahmed, “11 Eylül’e açıkça karşı çıkan ilk İslami şahsiyetlerden biri” olarak tanımladığı Fethullah Gülen hakkında övgü dolu sözler sıralıyor. Zaten bu kalabalığın toplanma nedeni “Dönüşüm Geçiren ’İslam Dünyası’: Gülen Hareketinin Bu Sürece Katkıları” başlıklı konferans. Salonda Türkiye’den ve değişik ülkelerden çok sayıda akademisyen bulunuyor. Bazıları aynı zamanda Hıristiyan din adamları. AKP’li Yaşar Yakış, Yusuf Ziya İlbeç, eski ANAP’lı bakan Bülent Akarcalı, Prof. Doğu Ergil, gazeteciler Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu, Nazlı Ilıcak ve Nuray Başaran da düzenleyeci Londra Diyalog Derneği ile Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın davetlisi olarak konferansı izliyorlar. 
80 bin poundluk konferans
Konferans Koordinatörü Dr. İhsan Yılmaz, herhangi bir lordun destek vermesi durumunda Lordlar Kamarası’nda salon kiralamanın mümkün olduğunu, zaten geçen yıl da burada bir konferans düzenlemiş olduklarını söylüyor. Dr. Yılmaz, Lord Ahmed ile beş üniversite ve enstitüden destek aldıklarını, ancak yaklaşık 80 bin poundluk (Yaklaşık 200 bin YTL) bütçenin nerdeyse tümünün Londra Diyalog Derneği (yani cemaat) tarafından karşılandığını belirtiyor. Tebliğciler ve konukların masrafları karşılandığı gibi, tebliğ başına 600’er dolar da ödeme yapılmış. 30’dan fazlası yabancı 49 araştırmacının tebliğ sunacağı Londra Konferansı için “cemaatin rekoru” diyebiliriz. Dr. Yılmaz 1.5 yıl hazırlık yaptıklarını, tebliğ önerilerini 15 kişilik bir akademik seçici kurulun elediğini söylüyor. Konferans bugün Londra Üniversitesi’ne bağlı Afrika ve Şarkiyat Araştırmaları Okulu’nda devam edecek. 24 tebliğde Gülen hareketinin Türk İslamı ile ilişkisi; laiklik ve demokrasiye bakışı; Avrupa Müslümanlarının entegrasyonuna katkıları; Gülen’in teröre karşı tutumu gibi konular tartışılacak.
İzmir’de doğdu ‘global proje’ oldu
Konferansın açılış toplantısında Gülen ve onun hareketini anlatan kısa bir belgesel gösterildi. Perdede Gülen’in değişik dinlerin temsilcileriyle görüşmelerinden kareler, cemaatin okullarından (genellikle başları açık kadın öğretmenlerle yine başları açık kız öğrencilerin bulunduğu) görüntülere “diyalog, hoşgörü, din adına yapılan teröre karşı mücadele” gibi kavramlar eşlik etti. Cemaatin yaygınlaşmasına örnek olarak Samanyolu TV, Zaman gibi yayın organları verildi.
ABD’nin Loyola Üniversitesi’nden Prof. Marcia Hermansen, Gülen’in 1970’li yıllarda İzmir’de başlattığı bu hareketin önce ülke çapında geliştiğini, ardından Türk cumhuriyetlerine ve sonra Asya ile Afrika’da yayıldığını ve nihayet Batı’ya da açılarak “global bir proje” haline geldiğini anlattı. Prof. Hermansen Gülen’in başarısının sırrını “İslami değerlerle Türk kültürünü harmanlaması” ve “ışık evleri ile yatakhaneler” olarak özetledi.
Vatikan’da İslam ile ilişkiler konusunda üst düzey sorumluluk üstlenmiş olan Prof. Thomas Michel, Gülen’in sadece terörizmi eleştirmediğini, aynı zamanda ona karşı harekete geçtiğini ileri sürdü ve örnek olarak dünya çağındaki okullarını gösterdi.
Derby Üniversitesi’nden Prof. Paul Weller ise Gülen hareketinin başarısını kökünün içerde olmasına, “geleneksel dindarlar”a seslenmesine bağladı.
AHMET HAKAN'IN BUGÜNKÜ YAZISNI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN
|
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/7/2007 - Bir Numara Karpuz
|
 |
Karpuzun açken tüketilmesinin daha faydalı olduğu bildirildi. |
Lezzeti ve serinletici özelliği nedeniyle yazın en fazla tercih gören meyvesi karpuzun, açken tüketilmesinin daha faydalı olduğu, ancak karbonhidrat içermesi nedeniyle kilo problemi olanların dozunu kaçırmaması gerektiği bildirildi. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokronoloji ve Metobalizma Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Sert, karpuzun iyi bir diyet meyvesi olmakla birlikte, karbonhidrat içeriğinin de unutulmaması gerektiğini belirtti.
"Bağırsak Hareketlerini Düzenler" Yüzde 90'ı su olan karpuzun tüketildiğinde tokluk hissi verdiğini vurgulayan Sert, "İyi bir lif kaynağı olduğu için bağırsak hareketlerini düzenleyen karpuz günde en az bir ya da iki porsiyon tüketilmeli" dedi.
Lezzetinin yanı sıra, vitamin değerleriyle de karpuzun çok yararlı bir meyve olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Sert, "Özellikle fazla tok değilken karpuz tüketmek, onun özelliklerinden daha çok yararlanmamızı sağlar" dedi.
Yemekten hemen sonra tüketilen karpuzun dolu midede rahatsızlık yaratabileceğini bu yüzden aç karnına tüketilmesini önerdiklerini vurgulayan Sert, şunları söyledi:
"Karpuz, protein, yağ, karbonhidrat, demir, selüloz, kalsiyum, fosfor, A vitamini, C vitamini ve potasyum içeriyor. C vitamini ve antioksidan özelliği ile çeşitli kanser türlerine karşı etkili olan Beta karoten içerir. İçerdiği yüksek potasyum kalp fonksiyonlarının ve kan basıncının düzenlenmesine yardımcı olur. Bu nedenle tamamı olmasa da karpuzun en azından bir bölümü çekirdeğiyle tüketilmeli. Ancak, çekirdeğini çok fazla tüketmek de bu kez kabızlık sorunu yaratabilir."
"Çekirdeğini de Çıkarmayın" Karpuz çekirdeklerinin de içinde bulunan "Cucurbocitrin" adlı madde ile kan basıncını düşürmede ve böbrek fonksiyonlarının düzenlenmesinde etkisi olduğunu belirten Doç. Dr. Sert, şunları kaydetti:
"Karpuz, su, madensel tuzlar ve antioksidanlar açısından da zengindir. Böylece vücudu temizleyici bir özelliği var. Böbrekleri çalıştırıyor, idrar söktürüyor. Böbreklerdeki üre ve ürat tuzlarını temizliyor. Yani kum ve taştan şikayeti olanlara öneriliyor. B ve C vitamini içermesi de diğer artıları. Az miktarda da olsa barındırdığı "likopen" maddesi kalbi enfaktüs tehlikesine karşı koruyor."
"Kabuğunda da Besin Saklı" Karpuzun besin değerinin diğer birçok besinde olduğu gibi kabuğunda saklı olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Sert, "Mümkün olduğunca kırmızı etli kısmın altındaki beyazımsı kısmı tüketmeye çalışın" diye konuştu. |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/6/2007 - Tekerrür
TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR
‘Batılılar Afrika’ya geldiğinde onların elinde İncil,bizim topraklarımız vardı.Bizden gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler.Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil,onların ayaklarının altında bize ait topraklar vardı.’
John Kenyatta
Afrikalı aydın
Tarihi gören bugünü de görür,geleceği de...
Aynı fakrörler bir araya gelince sonuçta aynı olur...
YALNIZ UFKU DEĞİL,UFKUN ÖTESİNİ DE GÖRMELİ
Mustafa Kemal ATATÜRK
Öyleyse tarihten örnekler verelim.Batı kimmiş,ne yapmış.bugün de ne yapmayı düşünüyor.
1889-1909 arasındaki yirmi yılda Ermeniler çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmak üzere 32 isyan ve olay çıkarttılar.
1896 Temmuz’undaki İstanbul Osmanlı Bankası Baskını Ermenilerin Sultanahmet’te toplanarak Galata’ya yürümesi ile başladı.Rusya ve Avrupa tarafından tahrik edilmiş ve şımartılmış olan Ermeniler Osmanlı’nın başkentinde devlete kabadayılık taslayarak,hakaretler,küstahlıklar ve taşkın hareketlerle Eminönü’ne ulaştılar.Başıboş güruh Galata’ya varınca Osmanlı Bankası’na saldırarak,binanın altını üstüne getirdi..
Onlar bu işi yaparken Tophane rıhtımında ekmeğini kazanmaya çalışan hamal,çımacı ve kayıkçılardan oluşan Türklerin tepesi attı.Sopalarla çıldırmış haldeki Ermenilerin arasında daldılar;kan gövdeyi götürdü.
Ertesi gün ne kadar Avrupa ülkesi varsa hepsinin elçileri sarayda II.Abdulhamit’in huzurunda idiler.Ağızlarından adeta alevler saçarak Ermenilere arka çıkıp birgün önceki olayı protesto ettiler.
Abdülhamit gayet sakin,elçilere ‘beni takip edin’dedi.Çok geçmeden bir odanın önünde durdu,kapısını açtı ve içeriyi gösterdi.Oda ağzına kadar silahla doluydu.
Elçilere döndü ve şunları söyledi;
‘Bu silahları Ermeni yuttaşlarım kullandı.Benim ülkemde bu silahları üreten bir fabrika yok.’
Sonra onları başka bir odaya götürüp içeride istif edilmiş sopaları gösterdi;
‘Bunları ise Türk yurttaşlarım kullandı.Hepside ülkenin ormanlarından...’
İşte Batı (Avrupa-ABD-AB)
Bu tarihten küçük bir örnekti...
Devam edip küçük bir örnek daha verelim.
Boşuna dememişler tarihi gören bugünü de görür diye...
Amiral Sir F.de Robeck’den Lord Curzon’a yazılan rapordan;(1920);
‘Kürdistan Türkiye’den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır.Ermenilerle Kürtlerin çabalarını bağdaştırabiliriz.İstanbul’daki Kürt Kulübü başkanı Said Abdulkadir ile Paris’te Kürt delegesi Şerif Paşa emrimizdedir.’
10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması maddelerinden;
Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan devleti kurulacak;bu devletin sınırları ABD tarafından saptanacaktır.Aynı bölgede özerk bir Kürdistan kurulacak.Bu devlet bir süre sonra tam bağımsız olacak.
Lozan görüşmeleri sırasında ‘Kürt Devleti’nin baş savunucusu İngiliz temsilcisi Lord Curzon;
‘Kürtler İngiliz mandası istiyor.’
Kurtuluş Savaşı sırasında Kazım Karabekir Paşa’nın Atatürk’e gönderdiği 10 Mart 1920 tarihli yazıdan;
‘İngilizlerin yok etme planının ana çizgileri;önce Kürdü hatta Çerkezi ayırmak,Türkleri birbirine düşürmek,Anadoluyu paylaşmak ve orada kendilerine sadık kültürler oluştrmaktır.
Kazım Karabekir’in yazısına Ulu Önder ATATÜRK’ün verdiği cevap;
‘ TÜRK ULUSUNU MAHVETMEDEN KÜRT DEVLETİ KURAMAZLAR’
Kayıtsız şartsız Batı diyenler,AB kapısında bizi de alın diye dilenenler;
1838 Baltalimanı Ant. = 1995 Gümrük Birliği Ant.
1893 Tanzimat Fermanı = AB Uyum Yasaları-IMF dayatmaları
1856 Islahat Fermanı = AB Türkiye İlerleme Raporları
SONUÇ
Osmanlı parçalandı. = ?
Tarihi gören bugünü de görür,geleceği de....
Aynı faktörler bir araya gelince sonuçta aynı olur...
APTALLIĞIN EN AÇIK KANITI,AYNI ŞEYİ DEFALARCA YAPIP DEĞİŞİK SONUÇ ALMAYI BEKLEMEKTİR
EINSTEIN
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/4/2007 - Güne Ait.
 |
Güzel günler göreceğiz çocuklar..
Birbirimizi hiç görmemiştik, birbirimizin sesini hiç duymamıştık, birbirimizin yüzünü de bilmiyorduk.
Dün bir meydanda karşılaştık.
Birbirimizin boynuna sarıldık.
Birbirimize "çocukları", "işleri", "evdekileri", "sağlığı", "yolculuğu" sorduk.
Bir şarkı dinledik beraber:
"Güzel günler göreceğiz çocuklar..."
Buğulandı gözlerimiz.
Beraber ağladık...
Gazeteciliğimin ilk yılları, siyasilerin meydanlarında koşuşturmakla geçti.
Ben meydanları bilirim.
Ama bu meydan, görmediğim bir meydandı.
Siz hiç dört katı kadar kalabalığın dışarıda kaldığı bir meydan gördünüz mü?
Ara sokaklardan ve uzaktaki caddelerden sadece marşların sesini dinleyip bayrak salladı onbinlerce insan.
Üstelik sağcı, solcu, muhafazakár, milliyetçi, o partiden, bu partiden insanlar.
500 bin mi, 1 milyon mu rakamları bir yana... Böylesine duygu yüklü, böylesine kenetlenmiş, böylesine içten, böylesine yürekten, böylesine kararlı bir meydan görmedim.
(Atatürk'ün çocuklarını küçümseyip "Bunlar kalabalık toplayamazlar" diyenlerin, televizyonlara bakarkenki yüzlerini çok görmek isterdim.)
Dün o meydanda, laik cumhuriyeti karşı devrimcilerin elinden geri almanın ilk adımı atıldı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin, genel seçimlerin çok daha ötesinde bir mesajı vardı meydanın:
Bu millet; Atatürk devrimlerinin, gericilerin ayakları altında paspas yapılmasına izin vermeyecek.
Türkiye'yi ele geçirmiş ortaçağ özentileri farkında olsalar da, olmasalar da...
Dün ilk kez aydınlığın yüzü güldü.
Çocukları bekleyen o uygarlık-çağdaşlık yolumuza konulan karanlık kapıya baktım, ilk kez aralıktı.
O meydandan ayrılıp gazetedeki odama doğru yola koyulurken, dilimde o meydandan kalan şarkı vardı:
"Güzel günler göreceğiz çocuklar..."
BEKİR COŞKUN / Hürriyet 15.04.2007
|
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/4/2007 - 14 Nisan dan Bir Konuşma
|
<****** type=text/**********>
******>
|
|
| Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER'in Cumhuriyet Mitingi Konuşma Metni |
|
|
|
|
Hoşgeldiniz!
Birbirimizi özlemiştik.
Bir Ankara’ya geldiniz! Yedi metrelik duvarlarla örülmüş malikaneleri korku sardı. Korku medyanın plazalarından çıkıp gazete sayfalarını sararttı. İşgal edilen tv ekranlarını kararttı.
Bir Ankara’ya geldiniz! Vaşington ile brüksel sarsıldı! 1988 yılında türkiyeye şubeleriyle yerleşen imf ve dünya bankası bürolarının nefesleri kesildi.
Bir Ankara’ya geldiniz! Kurtla kuzu artık bir daha karışamayacak kadar açığa çıktı! Herkesin yeri belli oldu!
Bir geldiniz! Pir geldiniz! Hoşgeldiniz!
***
Buradayız. Büyük bir derneğin öncülüğüyle buradayız. Mustafa Kemal ATATÜRK’ü yaşatan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni selamlıyoruz.
Bu derneğin başkanını, amerikalı bush’un “bizim oğlan” diyemediği paşaları, askerinin kafasına çuval geçirtme ayıbıyla ezilmemiş subayları, şehitlerimizi, gazilerimizi, bağımsız türkiye’nin güvencesi kemalist orduyu bağrımıza basıyoruz!
Buradayız! Üniversitelerimizin ışığıyla buradayız. Yabancı dilde iş görme kıskacına düşmüş, sözleşmeli asistanlık sistemiyle bağımsız bilim adamı yetiştirme gücüne darbe vurulmuş, dört bir taraftan gericiliğin ve emperyalizmin hizmetine sokulmaya çalışılan üniversitelerimizle buradayız. Kurumlarını gericiliğe, soros turuncusuna, emperyalizme teslim etmemek için direnen rektörlerimizi bağrımıza basıyoruz.
Buradayız! Yargı kurumlarımıza güvenimizle buradayız. Küresel çetelere karşı ülkemiz için, güçlüye karşı güçsüz için, hukuk devleti için direnen yargıçlarımızı bağrımıza basıyoruz. “babalar gibi satılan” fabrikalarımızın satışına “dur” diyen; topraklarımızın yabancılara ve çoktan memleketin yabancısı olmuşlara satılmasına “dur” diyen mahkemelerimizi selamlıyoruz.
Memleketin savunması abd’nin eline bırakılmışsa, Memleketin bütçesi imf’ye teslim edilmişse, Memleketin yönetimi brüksel memurlarına terk edilmişse, Türkiye sömürgeleştiriliyorsa, Türkiye eyaletleştiriliyorsa, Türkiye parçalanmak isteniyorsa,
Kemalist ordu konuşacak! Üniversite konuşacak! Yargı konuşacak!
İşçi, köylü, memur, esnaf…. Kadın-erkek, genç-yaşlı yollara düşecek, örgütlenecek.
Bağımsızlık bunu gerektirir! Demokrasi bunu gerektirir! Demokrasi, bağımsızlığın gerektirdikleridir.
*** Bir ateş denizine düştük.
Yanmaktan kurtulmak için bindirildiğimiz gemiler mumdan çıktı !
Özelleştirme gemisi mumdan çıktı. Hantal devletin yerini çevik hür teşebbüs alacaktı. İstihdam artacak; ülke zenginleşecek, fakirliği değil zenginliği bölüşecektik……. Oysa fabrikalarımız, telefon sistemlerimiz, petrol işletmelerimiz, madenlerimiz elimizden çıktı, tarlalarımız üretemez oldu. Sanayisizleştik. Taşeron olduk. İşsizlikten kırıldık.
Dünyaya açılma gemisi mumdan çıktı. Biz dünyaya açılmadık. Dünya bize açıldı! Meğer “dünya” dedikleri ımf-dunya bankası, bir avuç şirket, bir avuç banka ve ikide bir ürken piyasa dedikleri şeymiş... “dünya” dedikleri vaşington ile brükselden ibaretmiş… biz bu dünyaya açıldıkça, bu çetenin eline düştük. … şimdi bankalarımız yoktur! En büyük bankalarımızın başına yabancı genel müdürler oturuyor. Şimdi büyük mağazalarımız yoktur. Mağazalar yabancılarındır. Şimdi doğurgan tohumlarımız yoktur! Birkaç küresel şirketin sattığı, tohum adına yakışmayan kısır tohumlara mahkumuz…. Bütün bunları bırakın bir yana, şimdi sütümüz ve yoğurdumuz yoktur. Küresel çeteleri doyurabilmek için çocuklarımızın boğazından kesmek zorunda kaldık.
Dünyaya açılmanın böylesi, emperyalizmin ağına takılı kalmaktır. Bu, tek sözle sömürgeleşmektir.
Yerelleştirme gemisi mumdan çıktı. Herşeyi yerele devredelim; yönetimi halka yakınlaştıralım dendi. Bu yapıldıkça yönetim halktan uzaklaştı… antalyada, çeşme-alaçatıda çeşmelerden akan suyun sahibi fransız – ingiliz şirketleri oldu! Urfanın içmesuyunu ankara değil, ama şanlıurfa da değil, brüksel ihaleye çıkardı! Diyarbakır suyunun yönetimini ankara değil, ama diyarbakır da değil, berlin üstlendi.. Ankaradaki iller bankası belediyelere uzak sayıldı; iller bankasını yok edecek bir yasa hazırlandı. Belediyeler merkezi brükseldeki bir bankanın insafına terkedildi.
Bu da yetmedi… Cumhuriyetin başından beri homurdanan mıntıkacılar, eyaletçiler, bölgeciler, çeyrek yüzyıldır ülkemizin eyaletleşmesi için ardı arkası kesilmeyen denemeler yaptılar. 12 eylülün amerikan mamülü “sekiz eyalet tutmadı; yirmibeş yıl sonra ab’nin 12 eyalet modeli yürürlüğe girdi. Türkiye önce 12, bunlar da kendi altında 26 bölgeye ayrıldı. İlk adımlar izmir ve mersinde atıldı. Danıştay bu anayasaya aykırı diyor; ilgililer anayasa mahkemesine başvurdu… çıkar sahipleri çok ama çok kızgınlar!
Çok kızgınlar! Çünkü ajans kılığındaki eyalet planı, önceki planlar gibi yine bozulacak.
Çok kızgınlar! Çünkü biz bu ateşten çıkmak için mumdan gemilere doluşmaktan vazgeçtik.
*** Bu mitinge hazırlanırken, son mumdan gemiyi de tanıdık!
Şimdi, bugünlerde, bizim buluşmamızı kastederek, bizlere demokrasi dersi veriyorlar.
Dini inançları afyon gibi kullanıp halkı yoksullaştırırken kendileri servet içinde yüzen din tacirleri, soros demokratlarıyla elele, tuhaf bir demokrasi tarif ediyorlar. Atlantiğin ötesinde yazılmış bir reçete okuyorlar. Bu reçetenin adı demokrasi projesidir. Demokrasi projesi ukraynada gürcistanda turuncu renkle zuhur etmişti; ırak’ta top-tüfekle işgal oldu!
Türkiye’de Cumhuriyeti soykırım ayıbıyla lekelemeye uğraşanlar tarihte aradıklarını bulamayınca, katledilen aydınlarımızı kullanarak turuncu darbe provalarına soyundular. Turuncu demokrasi, ülkemizde, başına amerikan sefirinin geçip yürüdüğü cenazelerimizde, yeni moda küçük-yuvarlak dövizlerin ardından sırıttı! Sırıtması yüzünde dondu kaldı!
Amerikan mamülü turuncu demokrasi, karşımıza çıkarılan son mumdan gemidir.
Din tacirleriyle soros demokratlarına göre bush demokrattır, bolıvarcı chavez darbeci... Yabancı fonlardan beslenenler kendilerine demokrat diyorlar bize darbeci.... Biz darbeci değil, devrimciyiz. Bak burada turuncu yok, burası boydan boya al-bayrak...
“Siz farklısınız” dedikleri bizler birbirimize gelin-damat olmuşuz. Biz tarihimizle, inançlarımızla, geçmişimizle, düşlerimizle “biz”iz… bizim kaderimiz ortak… bizim derdimiz ortak.. Biz birbirine “öteki” değiliz. Bizim “ötekimiz” bellidir: bize öteki olan, komşularımızın üstüne bomba yağdıran, öteye beriye tehditler savuran gerici batıdır; bunun emellerine hizmet eden işbirlikçilerdir.
Bugün, burada, tandoğan meydanında, son mumdan gemi de erimiştir.
Biz din tacirliğini ve soros demokrasisini, demokrasiye ihanet sayıyoruz.
Biz bugün burada, cumhuriyet tarihimiz boyunca elimizden kayıp gidenlere üzülmeye son veriyoruz.
Biz bugün burada ulusal demokrasiyi, türk demokrasisini inşa ediyoruz.
***
Çeyrek yüzyıllık karşıdevrim darbesi, son adımını atıyor. Çankaya, meşruiyeti olmayan güçlere gayrımeşru biçimde açılmaya çalışılıyor.
Çankayayı zorlayan güçler gayrımeşrudur.
Halkın dörtte birinden destek almış bir iktidar, seçim dönemini tamamlamış, halka hesapverme zamanı gelmiş bir parlamento, ülkeyi yedi yıl temsil edecek cumhurbaşkanını seçmeye kalkışıyor.
Meşruiyet eksikliğini, beş yıldır, abd ve ab menşeli odaklara yaslanarak kapatan bir iktidar, cumhurbaşkanlığına aday göstermeye kalkışıyor.
Politikaları iflas etmiş, başarısız bir başbakan çankayaya çıkmaya çalışıyor.
Halkına karşı sevgisi olmayandan cumhurbaşkanı olmaz.
Dış destekle ayakta duranlardan cumhurbaşkanı olmaz!
Gizli gündemi olanlardan cumhurbaşkanı olmaz.
Şeriat yanlılarından cumhurbaşkanı olmaz.
Ülkemizin cumhurbaşkanlığı üzerinde yürüyen mücadele, tam bağımsız ve demokratik türkiye mücadelesinin zirve noktasıdır.
Her ne olursa olsun, çankaya laiktir ve laik kalacaktır!
*** Şimdi yanınızdaki cocuğun, kucağınızdaki bebeğin yanağına kocaman bir öpücük yapıştırın!
Yanınızda sevdikleriniz var. Birbirinize dikkatlice bir bakın!
Bastığınız toprağa bir daha basın… aldığınız havayı içinize çekin!
İşte bunlar için buradayız ve hep burada olacağız!
Çünkü:
Dört nala gelip uzak asyadan Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan Bu memleket bizim!
Tek tek her birinizi, tüm kalbimle selamlıyorum.
|
|
Sitede OlanlarŞu anda 16 misafir bağlı | |
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/4/2007 - Bekir Coşkun
1/4/2007 - SEÇİM:TÜMÜNÜ SİZ SEÇERSİNİZ SİZ!
Tek Parti...
Bekir Coşkun’un kaleminden,
1950'den bu yana Türkiye'de tek parti iktidarı vardır. Demirel Menderes'in su müdürüydü, Özal Demirel'in müsteşarı, Erbakan'ın da milletvekili adayı...
Tansu Çiller Demirel'in, Mesut Yılmaz Özal'ın bakanlarıydı.
Tayyip Erdoğan Erbakan'ın yetiştirmesi, Şu anda AKP'de üç bakan Özal'ın bakanları, milletvekili ve teşkilatın bir kısmı da Demirel'in adamlarıdır.
Diyelim ki Erkan Mumcu; kolaylıkla ANAP'tan AKP'ye gidip bakan, tekrar ANAP'a dönüp genel başkan olabildi.Tek partidir bunlar.
İsimleri, amblemleri, bayrakları, sloganları, kişileri değişse de tek parti sürüp gider.
Tümü din-iman sömürüsü yapar, Tümünün tarikatları, şıhları, şeyhleri vardır,Tümü ABD üzerinden gelir, Tümü kendi kendine "milliyetçi-maneviyatçı" der, Tümü bir tek ekonomik modeli savunur, Tümü sermayeden taraftır, Tümü emekçiyi sevmez... Tümü kamyondan yanadır, tümü tren istemez…Tümü betona bayılır, tümü ormandan hazzetmez...Tümü beni uçaklarına bindirmediler.
Tümü sözde muhalefetteyken dokunulmazlıkları kaldıracaklarını söylerler, tümü iktidara gelince dokunulmazlıkları kaldırmazlar.Tümünün Unakıtan'ları vardır.
Tümünün bir de Ofer'leri bulunur.Tümünün çevreleri zengin olur.Tümünde halk yoksullaşır.
Tümü "Ali Dibo sistemi"ni işletir.Tümünden geriye deve yükü yolsuzluk-hırsızlık dosyası kalır.
Tümü birbirlerinden hesap soracakmış gibi yaparlar, ama birbirlerinden asla hesap sormazlar.
Tek partidir bu, 1950'den bu yana iktidardadır.Aslında sizler; aynı partinin adı değişik olanını seçersiniz.Size iktidar değişmiş gibi gelir.Ama değişmez.Size arada bir "İktidar değişti ama memleketin durumu niye değişmiyor?" demek düşer.Aslında iktidar değişmemiştir, siz öyle sanırsınız.
Tümü bayramla gelir.Tümü hüsranla gider.Tümü birdir.Tümü o'dur.Ve tümünü siz seçersiniz,
SİZ...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/3/2007 - Günaydın
|
|
| ******> |
|
AÇI |
|
| Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL |
|
|
|
AVRUPA Birliği rüyasından yeni uyananlara, günaydın. |
|
Başlangıçta o rüyayı hep birlikte görmüştük. Çağdaşlık hedeflerine yönelik olarak akılcılık üzerine kurulu Kemalist Cumhuriyet, elbet Avrupalı olmak isteyecekti. Zaten Tanzimat'tan beri Tatlısu Frenklerinin yaşamına imrenen, alafrangalığa özenen Türklerin yüzleri hep Batı'ya dönük olmuştu.
Avrupa Konseyi'nin neredeyse kurucularından biri sayılabilecek olan Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'ne imza atmakla Avrupa'nın değerlerini benimsemiş değil miydi? Ayrıca, bütün bunların başlangıcında Soğuk Savaş yılları vardı. Sovyetler'e karşı Avrupa'ya kalkanlık edenlerin en önemlilerinden biri de Türkiye'ydi.
Sağlam ve özverili ordusuyla.
Şimdiki Avrupa Birliği'nin pek istemediği, ağırlığından rahatsız olduğu ve bu ağırlığın tam üyelik önünde, tıpkı Kemalizm gibi, en önemli engellerden biri olduğunu ileri sürdüğü.
Sanki tam üye yapmak istermiş gibi.
Hep birlikte yanıldığımız nokta buydu. 1963 Ankara Antlaşması imzalanırken ortaklığın tam üyelikle sonuçlanacağını sanmıştık. Amaçlarının kendi lehlerine bir Gümrük Birliği'ne varmak olduğunu sezemeyerek.
O gaflettir ki, Türkiye'yi AB'ye üyelik sürecinden gelip geçmiş bütün devletler arasında tam üyeliği kesinleşmeden Gümrük Birliği'ni tamamlayan tek devlet durumuna düşürmüştür. Bu tamamlayışın tam üyelik yolunu hemen açacağını söyleyen, bu aldanışla Güney Kıbrıs'ın tam üyelik sürecinin başlatılmasına göz kırpan, "Bir yıla varmaz tam üyeyiz!" diye halka bayram ettiren sözde devlet adamları hâlâ aramızdadır.
Tam üyelik ne demek; iki yıl sonrasında 1997 Lüksemburg Doruk Toplantısı'nda "Siz aday bile değilsiniz!" demişlerdi.
Niyetin bozuk olduğunu hiç değilse o aşamada anlamak gerekmez miydi?
Ozamandan beri imalar, ertelemeler, hatta doğrudan doğruya "ucu açık görüşme" ve "ayrıcalıklı ortaklık" gibi çok âşikâr sözler hiç eksik olmadı ve AB Türkler için tam üyeliğin hayal olduğunu belli etmek için her şeyi yaptı.
Süreci kesinkes kesmek dışında.
Çünkü, sürecin sürmesi, AKP iktidarı gibi, Brüksel'deki yöneticilerin de işine gelmekteydi. İki taraf da, karşılıklı olarak gerçekleştirmek istedikleri amaçlar için bu süreçten yararlanmaktaydı.
Nihayet, ellinci yıl törenlerine bile çağrılmayan Sayın Başbakan, geçen gün patladı ve grup toplantısında "Almayacaksanız açık söyleyin de bilelim" gibi bir şeyler söyledi.
Ama onlar yine de "günaydın" demeyeceklerdir. Akşam olup hava kararıncaya kadar. | | | |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/3/2007 - Okunur Bir Site
ÜST SINIF YETERSİZ
M.Emin Ceylan
Bu ülkede varolan bunca potansiyele rağmen, niye bunca karmaşa var. Her alanda sırıtan yetersizlik, organizasyon zayıflığı, " kör parmağım gözüne gözüne" olan kazalar, seviyesiz insanların tepelere tepelere sıçramaları; hırslanan her başıbozuğun, sonuna kadar azıtıp ensemizde boza pişirecek derecede şımarması, inanın birazcık edebi olan her adamın fena halde tepesini attırıyor.
Durum bu. Evet ama neden bu?. Suçlanabilecek iki grup var. Birincisi halk; ikincisi üst sınıf. Bana göre suçlu halk olamaz. Çünkü dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin görürsünüz ki, halk zaten hep yetersizdir. Hiçbir zaman ekmek kavgasından kurtulamamıştır. Her ailede karı koca kavgası vardır. Çocuklar hep kavga dövüş ortamında büyür. Hep biraz eziktir halk, hep biraz sorunlu, hep biraz eksik, hep biraz çaresiz ve daima zayıftır. Yani hep sınırlarına dayanmıştır da, öyle sürdürür götürür yaşamını. Sınırdaki topluluklardan ne beklenir ki?. Onlar düzenlenmedikçe sıçrama, atlama ve kolay yaratı yapamazlar.
Ama üst sınıf öyle mi?. Biriktirdiği müthiş bir artı değeri var. Bu değeri, sanata da yatırabilir, bilime de yatırabilir, iyi bir kurumsal ve toplumsal örgütlenme ye de ayırabilir, kişisel gelişimin sınırlarına yapılacak uçuşlar için de kullanabilir; ya da tam aksi, rüşvetler ödeyip kendine haksız kazançlar elde etmek ve teneke mallar üretip bütün bir toplumu kazıklamak için de!.
Bizim üst sınıfımızın; hangi süzgün kültürü olduğunu, bu ülkenin en iyi sosyoloğu çıkıp bana anlatabilir mi?. Hangisinin annesi iyi bir piyano çalıcısıdır?. Hangisinin dedesi Robespier okumuştur?. Ve hangisinin babası bir öykü yazmayı denemiştir?. Hangisi kocaman cipleriyle de olsa bir dağın tepesine çıkıp zirve defterini buzlu elleriyle karalamaya koyulmuştur?. Var mıdır içlerinde bir tane yılanı kabuk değiştirirken merak eden ya da çin işi bir porselenin tınısının oktavını bilen?!.
Peki onlar bilmeyecekti de; Akdağmadeni ya da ne bileyim Yassıören köylüleri mi bilecekti?.
Evet, ne yazık ki onlar bilmiştir. Yani şöyle. Bu ülkede bunlarla uğraşan iki tane adam çıktıysa, onlarda kökten ve hepten köylü olanlardan çıkmıştır. Bir etnograf bulun da; söyleyiversin size iki tane kemancımızla, üçtane bilim adamımızın babalarının hangi köy derelerinden su içerek büyüdüğünü.
Ben köylüyüm, sen şehirlisin. Ta Platon'dan bu yana devletlerin, toplumların şehirlerin düzenini şehirliler yapıyor, köylülerse binlerce yıldır hep tarlada eli sabanda. Eğer bir köylü; elinde çapayla bir gün olsun, şehrin agorasında çeşme taşı üzerine ilişip, felsefe ve hukuk konuşmuşsa, bugün de bırak ona bütün ülkeyi yeniden toparlasın baştan aşağı. Hiç yapabilir mi dersin.
Türkiye'de üst sınıfların tembelliğinden yapmak zorunda kalmıştır. Sorun tamamen budur.
Köylü tarlada işini yaparken sen şehirde neden işini yapmadın?. Neden bu ülkeye doğru dürüst çalışan bir hukuk sistemi oturtmadın?. Neden bu ülkede üniversite yok?. Nerede bu ülkenin canını ciğerine takmış gönüllü dernekleri?. Nerede Truva hazineleri, nerede Artemis tapınakları. Nerede bütün dünyanın tanıdığı bir Türk markası ve nerede donanımlı Türk insanı?. Bunları sen yapacak ve koruyacaktın; yapmadın, korumadın. Şimdi de Akdağmadenin'den, Yassıören'den ve Nevruz'dan gelerek, binbir bela içinde, biz yapmaya çalışıyoruz.
Sonuçtan emin olmasak ta, gösterdiğimiz yürekliliği, nasırlı ellerimiz alkışlayacak büyüklükte!.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/3/2007 - naklen
|
|
|
Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür. Kemal ATATÜRK | |
| |
|
|
| Kuruluş Öyküsü - Kemal Özden |
|
|
|
Gelişmiş büyük devletlerin (ve onların çokuluslu şirketlerinin) gelişmekte olan ülkeleri babalarının bağı haline getirecek düzenlemelerin ardı ardına geldiği 1980'ler ve sonrasında, ulusal ekonomi seçeneğinin sesi kıstırılmış, örgütsüzlüğün de getirdiği dağınıklıkla "Globalizm, yeni dünya düzeni çığlıkları palavralarından başka bir şey duyulmaz hale gelmişti. Ulusal ekonomilerin güçlendirilmesine ilişkin her sav "bunların modası geçti artık" diye susturuluyordu.
Moda; globalizmi... Ve globalizm bir çoğumuzun anladığı masum anlamından -dünya coğrafyasının birbirine ulaşım ve haberleşme olanakları ile teknolojinin gelişimi ile yakınlaşması, bilginin süratle dolaşımından öte- gelişmiş ülkelerin; gelişmekte olan ülkelere kendi koydukları ve hiç de adil olmayan kurallarla yönetmesi anlamına geliyordu. Adına yeni dünya düzeni dediler. Yeni dünya düzencileri "Ulus devlet modeli ölmüştür, daha rantabl yapılanma için kent devletleri gereklidir" dediler. Biraz daha açık sözlü olanlar kent devletini de büyük bulup "şirket devletlerine,, kadar götürdüler, gelişen ülkelere buldukları SEVR çözümlerini. E ne de olsa hiçbir devlet çok uluslu şirketlerin mali ve siyasi gücünden daha güçlü olmamalıydı ki; yeni dünya düzencileri onlara dayattıkları ekonomik kültürel, siyasi çözümlere direnemesinlerdi.
Ülkemizdeki bir grup işadamı ise kendi geleceklerini çokuluslu (ulus ötesi) şirketlerin talanından kırıntı kapma sevdasına kaptırmış, onların her söylediğini ülkemizin yararınaymış gibi savunuyor, adeta çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) gönüllü kabadayılığına soyunuyordu.
Batı uygarlığı ile batıcılığı birbirine karıştıran anlayışa karşı Anadolu sermayesini temsil etme savındaki bir başka yeni oluşum ise cumhuriyetle doku uyuşmazlığındaki Arap ümmetçisi görüşlerle ortaya çıkmış, işadamlarını sanayicileri temsile soyunmuştu...
Bütün bu gelişmeler karşısında bu ülkenin ekmeğini yemiş, kendi kazancı ile ülkesinin kazancını birleştirebilmiş, Mustafa Kemal'in ulusal ekonomi ülküsünün savunucusu, cumhuriyetimizin temel değerlerine bağlı, yurtsever işadamlarının görüşlerini yansıtacak bir örgütlenme olmayışı, bir eksiklik olarak tüm yurtsever çevrelerin ortak kanısıydı.
İş gezilerimiz nedeniyle gittiğimiz her yerde karşılaştığımız işadamı ve sanayici dostlar; Türkiyeci çözümleri savunacak işadamı örgütlenmesinin gerekliliğini dillendiriyordu. 1998 yılı ilkbaharında Prof. Dr. Anıl Çeçen Turgutlu'da verdiği konferansı salondaki katılımcı işadamları ile sohbet ve ulusalcı işadamları derneğinin biran önce kurulması özlemi ile bitiriyordu.
Cumhuriyet Gazetesinde 98 Haziran'da yayınlanan bir haber birçok dostum gibi beni de hayrete ve şaşkınlıkla karışık sevinçlere yöneltiyordu.
Sevgili Deniz Som "Vaziyet" köşesinde ULUSAL SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ kuruluş çalışmalarını müjdeliyordu okuyucularına. Haber kaynağı ise Kuvayı Milliye Dergisi sahibi Nezih Gençler'di.
Her ne kadar bu tarihten önce birçok ortak dostumuzla, ülkemizde işadamlarının temsilinin batı borazanlığı yapmakla yada Cumhuriyetle doku uyuşmazlığı bulunan birbirinden beter iki ayrı anlayış tarafından temsil edilmesinden doğan rahatsızlığımız birçok kez dillendirmişsekte. Her ne kadar küreselleşmeci rüzgara karşı ulusal ekonominin güçlendirilmesi gerekliliğine inanıyorsak ta... Mevcut durumun örgütlenmesi konusundaki adımlarımızın henüz dost çevrelerindeki sohbetleri aşmadığı bir gerçekti.
İyi niyetinden (olayın hızlandırılması düşüncesinden) kuşku duymadığımız Sn.Gençler, olayı basına yansıtmış, deyim yerindeyse düğmeye basmıştı. Artık ok yaydan çıkmıştı. Bir grup arkadaşımla yıllardır sürdürdüğümüz "Demokratik Çağdaş Türkiye Grubu" ve diğer sosyal etkinliklerimizi entelektüel bir gayretin ötesine taşımak ve cumhuriyetin temel değerlerinin savunulmasında bizler de kendi alanımızda (iş hayatında) örgütlü olarak yer almalıydık. O günlerde (1996-1997) düzenlediğimiz toplantılarda "Ne olacak bu memleketin hali" tekerlemesini bir umutsuzluk yaymak için değil de, ülkenin gidişinin daha aydınlık bir geleceğe yönelmesi için tekrarlıyorsak; hepimizin yapabileceği bir şeyler var, yeter ki birbirimize el verelim, güç verelim kararı almıştık.
Hepimizin gerek ticari gerekse sosyal çalışmaları nedeniyle ülkenin değişik kentlerindeki işadamları, sanayiciler ve yurtsever aydınları ile tanışıklıkları, ilişkileri vardı. Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği kurma fikri daha ilk dillendirdiğimiz andan itibaren sıcak ilgi gördü ve benimsendi. Üstelik olayın basına yansıması ile ülkenin dört bir yanından örgütlenmede görev almak isteyen, ulusalcı işadamlarının faksları da ardı ardına gelmeye başlamıştı. Daha ilk görüşmelerde dahi ne denli gerekli ve o ölçüde geç kalınmış bir girişim içinde olduğumuzu gördük... Girişim merkezimize yağan telefon ve fakslarda gördük ki işadamlarımız "Neredesiniz?..." "yeter artık" ve "derhal" diyordu...
Bu ülkede Mustafa Kemal'in arzuladığı, hedef koyduğu; ULUSAL SANAYİNİN GÜÇLENDİRİLMESİ fikrinin sahibi yurtsever işadamları, sanayiciler vardı. Bu ülkede cumhuriyetin temel değerlerine bağlı, kendi çıkarları ile ülkesinin çıkarlarını birleştirebilmiş, kendi kazancı kadar ulusunun gönencinin de yükseltilmesi gerektiğine inanan sanayiciler vardı, işadamları vardı. Küreselleşmecilerin dayattığı yeni dünya düzeninde "ulus devlet modası geçmiştir, sınırların önemi kalmamıştır,, söylemine yani büyük devletlerin (aslında çok uluslu şirketlerin) patron olduğu, gelişmekte olan ülkelerinse onların babalarından kalma bağ sandıkları düzenleme isteklerine karşı; "ulus devletler ölmemiştir, ulusal bütünlüğümü korumak ve halkımın gönencini arttırmak için ulusal ekonomi güçlendirilmelidir" diyen işadamları da vardı.
1998 yazı yüzyılın sıcağıydı. Bir grup arkadaşımız İç Anadolu ve güneyi, bir grup arkadaşımız ise Trakya ve Ege'yi seçti. İklimin sıcaklığı mı yoksa gittiğimiz yerlerdeki karşılamaların içten sıcaklığı mı hepsi birbirine karıştı ve biz arabalarımızın bagajındaki takım elbise ve kravatlarımızı hiç kullanmadan yeni dostlar edindik. Birlikte kuracağımız derneğimizin ilkelerini, tüzüğünü tartıştık, anlaştık.
Yer yer Anadolu seyahatleri yaparken İstanbul'da da MMO başkanımız Saygın Ümit Ülgen'in ev sahipliğinde genel değerlendirmeler yaptık. Tüzük komisyonumuz on kez taslak değişikliği hazırladı, tartıştı. Son haline gelinceye kadar her defasında en az yüz kopya USİAD kurucu adaylarına dağıtıldı. Gelen eleştiri ve görüşlerle zenginleştirildi. Dernek tüzüğümüzün yazılışı belki de hiçbir demokratik kitle örgütünün kuruluşunda olmadığı kadar katılımla ortaya çıkarıldı.
YURTSEVER İŞADAMLARINA ÇAĞRI başlıklı ilk bildirimiz, çağrı mektubumuz ulaşabildiğimiz tüm adreslerdeki işadamlarımız arasında heyecan yarattı. Gelen destek ve "bende varım,, mesajları tüm yorgunluklarımızı unutturdu. Bazı telefonlarda ya da görüşmelerde çağrı mektubumuzun özellikle "mafya sermayesi, tarikat sermayesinden daha güçlü, daha azgın gelmekte ve ekonomide iktidar yolunu düzlemektedir", bölümü için "ağır değil mi? Başınıza iş alacaksınız, bu ifadeleri yumuşatın,, notları geldiyse de daha sonra özellikle bir banka ihalesinde (hani o en şeffaf TV'lerde yayınlanan) işadamı ile yeraltı dünyasının ünlüsünün arasındaki telefon görüşmeleri ile başbakanın bir başka işadamı ile bu konuyla ilgili gece yarısı görüşmeleri, bir başka TV kanalının hediye mi? Avanta mı?.. Anlaşılmaz bir şekilde el değiştirmeleri ortaya çıkınca aynı dostlar tekrar aradı ve "az yazmışsınız daha da betermiş,, dediler.
MURTAZA ÇELİKEL Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği kurmak amacıyla yaptığımız toplantılarda aklımıza ilk gelen isim tabi ki Murtaza Çelikel'di. 1980'de globalizm, Özalizm'in en sert rüzgarlarında eğilmemiş, ömrünü ulusal sanayi fikrini savunmakla geçirmiş bu değerli büyüğümüzle birlikte yaptığımız görüşme, ufkumuzu açtığı gibi, böylesine değerli ve deneyimli bir büyüğümüzle daha da güçlenmiştik.
Kuruluş çalışmalarında; ulusal sanayi fikrini paylaştığımız arkadaşlarımız yeni yeni isimler öneriyordu. Bir akademisyen dostumuz "ben bu fikirleri daha önce Polat ailesinden Zeki Polat'tan da duymuştum. Onu aradınız mı?,, dediğinde, hemen telefona sarıldık. Biraz sonra daha önce hiç görmediğim bir insanla telefonda kırk yıllık dost sıcaklığında konuşuyorduk. Telefonda dernek kurma çalışmalarımızı ve amaçlarımızı anlattığımızda Zeki Polat "sizin anlattıklarınızla, benim burada kendi düşüncelerim... adeta stereo yayın gibi oldu,, deyince USİAD kuruluş günlerinin de önemli bir kilometre taşına daha kavuşmuş oluyordu.
ŞEFİK SOYUYÜCE Ankara'dan gelen bir telefon hepimizi heyecanlandırmıştı. Ankaralı işadamlarının duayeni, sevilen sayılan bir büyüğümüz Saygın Şefik Soyuyüce çağrı mektubumuzu almış ve "bu dernekte varım, üye olmak istiyorum,, diyordu. Yanıt olarak "OLMAZ" dedik. Evet "OLMAZ" Saygın Soyuyüce'de şaşırmıştı. Kendisine olmaz dedik çünkü Şefik Soyuyüce'yi tanıyorduk ve böylesine değerli bir büyüğümüzü sadece bir üye olarak göremezdik. Kendisine kurucu yönetim kurulu üyeliğini daha ilk telefonunda önerdik. Hoşgörüsüne sığınarak yaptığımız bu öneriyi alçak gönüllülükle kabul etti. Kurucular kurulumuzda yer aldı. Kabul ettiği genel başkan yardımcılığı görevi ile bize güç verdi.
TOPLANTILAR USİAD'ın kuruluşu sırasında birçok kentimizde toplantılar yaptık. Tek tek görüşmeler belki en ufak yerleşim merkezinde dahi yapıldı. Ama bir kasabamız vardı ki o hepsinden farklı... Ankara, İstanbul, İzmir vb. büyük şehirlerimizin dışında Anadolu'nun bir kasabası iki kez USİAD toplantılarına ev sahipliği yaptı...
"TURGUTLU" Önce Nisan 99, sonra Ağustos 99'da Turgutlulu Ulusal Sanayici ve İşadamlarının konuğu idik. USİAD adının ilk dillendirildiği bu kasabanın yurtsever insanlarının konukseverliği, fedakarlık ve içtenlikleri unutulmayacaktır.
25 Mayıs 1999 İstanbul'da genel merkezimizce düzenlediğimiz tanışma yemeğimiz Marmara Oteli Balo Salonunda bizlere yakışır olgunlukta gerçekleştirildi. |
|
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
demokrasi adına bir şeyler ortaya koyabilmek için herkesin fikrini ortaya atacağı,tartışılacağı,yorumlanacağı bir blog olsun istedik ve bu blog kurulurken bir çok arkadaşın fikrine baş vurulup olumlu görüşleri alındı...saygılar
Kategoriler
Arkadaşlarım
• darkangel • babilsurgunu • kardanhasan • marypoppins • edessa • oya • E.YÜKSEL ÜSTÜNER • ujni40 • sabahyildizi • asimavi • astroakademi • hazanmevsimi • kelimeizi • petunya • hakan1 • polyanna • bethesna62 • sanart50 • mehmet5572 • benturuncuyum • Kâmuran Esen • nanick • merduranli • gazikemal • belginguven • canandansiirler • yildizlarvegece • sunlight • atestenkalbe • musateker • spil • pirosuskun • protezbacaklikarinca • dengbej36 • gurbet955 • ngenc • kurdawari • savra • mayinhatti • alevidostlar • manisaemek • magicdesignhayaleturet • sosialist • diyaradar • menengic • uyanartik • Ahmet İNCE • baskinorangonulluleri • kuriszeynep
|